Babalık izni hangi ülkede ne kadar?

ABD’de ailelere yasal olarak ücretli doğum ve babalık izni verilmiyor. Anne adayları bile bebeklerinin dünyaya gelmelerinin ardından 12 haftalık ücretsiz izne ayrılabiliyorlar. Ailelere bu konuda en bonkör davranan ise Finlandiya, İsveç ve Norveç. Çiçeği burnunda babalara Finlandiya’da 2 hafta, Norveç’te 10 haftaya kadar ücretli izin hakkı verilirken, İsveç’te ücretli izin süresi 480 günü bulabiliyor.

Türkiye’de ise babalık izinleri memur, işçi olarak farklı kategorilerde değerlendiriliyor. Memur babalar temel olarak 10 günlük ücretli izinden faydalanabiliyorlar. İşçi babaların ücretli izin süresi ise 5 gün.

Reklamlar

​Brad Pitt’in Karısı Hakkındaki Konuşması

Karım hasta. Kişisel yaşamı, işi, kendi hataları ve çocukların sorunlarından dolayı sürekli gergindi. Karım 14 kilo verip, 40 kiloya kadar düştü.

Çok sıskaydı ve sürekli ağlıyordu. Karım mutlu bir kadın değildi. Devamlı başı ağrıyordu, kalp ağrısı vardı ve kaburga arkasında sinirleri sıkışıyordu. Sağlıklı bir uyku düzeni yoktu, sadece sabahları ve çok yorgun olduğu zamanlarda hemen uykuya dalıyordu.

Bizim ilişkimiz bitmek üzereydi, ayrılma eşiğine gelmiştik. Karım kendi güzelliğini bırakmıştı, gözlerinin altına torbalar vardı, yüzüyle alay ediyordu ve kendine bakmayı bıraktı. Kendisine gelen tüm filmleri ve rolleri reddetti.

Artık ben de umudumu kaybetmiştim, yakında boşanacağımızı düşündüm… Ama sonra bir şeyler yapma kararı aldım, sonuçta dünyanın en güzel kadınıyla evliydim. Dünyanın erkek ve kadınların yarısından çoğunun idolüydü ve sonra onun yanında uykuya dalmaya, ona sarılmaya başladım. Çiçeklerle beraber duş almaya, onu öpmeye, övgüler söylemeye başladım. Onu her dakika memnun görüyordum ve çok şaşırdım, ona hediyeler alıyordum. Sadece onun için yaşamaya başladım.

Onun hakkında basınla sadece ben konuştum. Bütün olayları onun yönetimi altına aldım, onun ve ortak arkadaşlarımızın yanında onu övdüm, inanmayacaksınız ama yüzünde çiçekler açtı, daha iyi hissetti. Kilo almaya başladı, sinirlenmiyordu ve beni hiç olmadığı kadar çok seviyordu hem de beni bu kadar sevebileceğine dair hiçbir ipucu yokken.

Ve sonra bir şey fark ettim: Kadın, erkeğinin yansımasıdır.

Eğer erkek kadını deliler gibi seviyorsa, kadın gelecektir.

Brad Pitt

Sosyal Medyayla Beraber İyice Artan Olay: Genç Evlilerdeki Olağanüstü Kıroluk

Birazdan, Sözlük yazarı ”isolde”nin entry’sini okuduğunuzda gözünüzde en azından birkaç yeni evli çift canlanacağına eminiz.
iStock.com

var böyle bir şey, hakikaten. varlığını ilk şu sıralar pırtlak gibi türeyen “bebiş ve kociş” temalı bloglarda farkettim. çiftlerin genelinde kadın daha eften püften işlerle meşgulken adamların hepsi dünyanın en harika kocişi ve yeri geldiğinde(mesela evlilik yıldönümü fotoğrafı yayınlanacaksa) süper bir dekor.

1. devre – evolution

– çiftler genelde kız tarafının ailesine yakın bir muhitte mutlaka stor perdeleri ve plazma tv’si olan bir dairede oturuyorlar,

– haftasonları anne ve kayınvalide evlerinden beylikdüzü migros’a oradan da polonezköy’e uzanan ideal gezilere çıkıyorlar(tabi işin anne ve kayınvalide evi kısımları asla anlatılmıyor bloglarda)

– orta sınıfın biraz zıplamışı tabakanın gidebildiği fix mekanlarda yemek yiyip bunu gözlerinde o kadar büyütüyolar ki fotoğraf çekinmeden edemiyorlar, versailles’a bruncha gitmişler sanki asdfghklşi,

– markafoni’den, limango’dan çift çift elele alışveriş yaparak aşklarını pekiştiriyorlar,

– onların dünyasında kayınvalideler hep çok nazik, hepsi bir esma sultan, asla “kayınvaldem ne cadı bir görseniz” diyen yok, hep “sevgili kayınvalideciğimin bana hediye ettiği chanel no.5 karşısında çok duygulandım, nasıl da zevklidir” (şanel no.5 kocakarı kokusu ayol)

– çiftin erkek olanı bence tam bir godoş, ya da kibar kızla evlenince kendini modifiye etmiş kıro. ilk tür genelde beyaz yakalı ve adı bahadır, tolga, alper filan. ikinci türün adı muharrem ama karısı ve ortak arkadaş çevrelerince “muh” deniyor kısaca, ne şirin. muh

– kadın tarafı genelde makarna haricinde yemek yapamıyor, hepsi hazır kavanozda ithal makarna soslarına hayran.

– cici çiftimiz haftasonları kendileri gibi evli 4-5 çift zibidiyi eve çağırıp sinema gecesiyapmaktan çok keyif alıyorlar, lan manyak mısınız niye evlendiniz sürekli onu bunu çağırıp ebleh eğlenceler düzenleyecekseniz, pazar günü yahu, kocana sarıl yat.

2. devre – transmutation

– kıroluk kadının hamile kalmasıyla everest zirvesine ulaşıyor, ondan sonra 9 ay “pirensesimizin ilk donu, paşamızın ilk oyuncak arabası” kafa şeetme seansı başlıyor. hayır anlamıyorum ki bu monarşi hayranlığı nedir, prensesler vezirler ibrikçibaşılar havada uçuşuyor.

– ve artık kıroluk başkalaşım geçirip bambaşka bir boyuta ulaşıyor: “annişi ve bebişi“, “börülsu’nun annesi“. ilerinin cadde çocuklarını üretmek üzere and içen çiftimiz çocuğu 2 yaşında reiki’ye, 2,5 yaşında keman dersine, 4 yaşında tan sağtürk bale okuluna yollayıp geleceğin behlül ve esra-ceyda kardeşlerini yetiştirmenin ilk adımını atmış oluyorlar böylece. o çocuğu nereye gönderirsen gönder çocuktan bi halt olmuyor çünkü anne ve baba özünde burjuva kıro.

– ve kadın tarafı zaten ne idüğü belirsiz kariyerini bir yana atıp kendini çılgınlar gibi çocuk yetiştirmeye adıyor, bu yetiştirme çocuğun herşeyini “bugün muzoberk ilk fransızca şarkısını söyledi:)) allah her anneye bu gururu yaşatsın” diye bir bloga post etmekten ibaret ama olsun, önemli olan adama ne olduğu.

– adam bu full domestic kadın bir yandan çocuk yetiştiriyormuş gibi yapıp bir yandan istinye park’ta gezerken tamamen arka planda kalıyor, itibarı sıfırlanıyor. o zaman blog ve hayat şuna dönüşüyor “anne ve bebişi:) ve duvara tırmanan kocişi

bir gün birinin şunu yazmasını bekliyorum gerçekten: “kızlaar mustafasu ile yoga seansından döndük bir de ne görelim kocişim ölmüş:((”

işte size yeni evli post-modern çift barzoluğunun kısa bir özeti, esen kalın.

edit: işbu entry hiçbir maddi ve manevi küçümseme içermemektedir

sadece bu tip çiftler birbirlerine sevgi ve saygıdan çok ev eşyaları, lüks harcamalar, görüşülen insan tipleriyle bağlıymış gibi gelir bana, sanki ikea komodinlerini, gezdikleri mağazaları, yemek yedikleri restaurantları ellerinden alsalar, sessiz sinema oynayabilecekleri diğer çiftler bunlara yüz çevirse ve tamamen birbirlerine kalsalar anında birbirlerinin ömrünü yemeye, kırmaya ve kaçmaya başlayacaklarmış gibi gelir. 

onlara baktıkça bir gün yeterince sevmediğim bir insanla evlenmek gibi bir şuursuzluk edip mutluluğu gelinlik modelinde, koltuk kumaşlarında ararım diye korkarım..

Yenidoğan Bebekler Neden Sürekli Dilini Dışarı Çıkarır?

Yenidoğan bebeklerdeki sürekli dil çıkarma olayının farkındasınızdır. Farkında değilseniz bile şöyle bir düşündüğünüzde bugüne kadar gördüğünüz bebekler gözünüzün önüne gelecektir. İşte bunun sebebi.
iStock.com

bebekler yeni doğduklarında kol ve bacaklarını tam olarak algılayamazlar. ekstremitelerde ve boyunda/gövdede hareket kabiliyeti de doğumdan sonra sırayla gelişir.

kuzu gibi doğumdan saatler sonra yürümüyoruz neticede, bu süreç yaklaşık bir yıla yayılıyor.

insanda elini tanıma, o elin objeleri kavrama özelliği olduğunu keşfetme de zamanla gelişiyor. ilk önce palmar kavrama refleksiyle eline değen nesneye istemsiz avcunu kapatan bebek daha sonra duyuların artmasıyla istemli el hareketine geçiyor.

oysa emme refleksi bilinen en ilkel refleks. (anne karnında başlıyor) haliyle beyinde dil ve ağız duyusu için olan alanlar da daha erken gelişiyor.

bebek ise gördüğü bir nesneye uzanmak, onu algılamak istediğinde elini henüz bilmediği için diliyle uzanmak istiyor. dil hareketleri baş boyun hareketlerinden bile önceye dayanıyor yani yenidoğan bebeğin dil çıkarması taklit değil tutma ulaşma amacıyla bildiği tek uzvu kullanarak yaptığı bir hareket.

siz dil çıkarınca o da tekrar dil çıkarabilir evet ama bunun sebebi taklit değil karşısındaki hareketli noktaya diliyle uzanmak istemesidir.

Avrupalı Çocuk ve Türk Çocuğu Arasındaki Farklar

Türk çocukları ve Avrupalı çocuklar arasında muhtemelen yetiştirilme şekillerinden kaynaklanan bazı farklar mevcut. Sözlük yazarları da bunlardan bazılarını sıralamışlar.
iStock.com

vallahi türk çocuklarına düzülen güzellemeleri okurken “ironi” yapılıyor sanmıştım ama ciddi duruyor. hayatta inanmam, inanamam. zira ben bizzat fransız annelerine “yaaa siz naapıyorsunuz da bu çocuklar hiç ağlamıyor?” diye kaç kere sorduğumu bilmiyorum. yalnız belirtmek isterim, mesele çocuklarda değil tabii, onları yetiştirenlerde. avrupalı demeyeyim komple ama, fransa için gördüğüm kadarıyla şöyle farklar mevcut:

– geliş gidişlerimde uçakta ağlayan bütün çocuklar (tamam tamam, kalkıştaki basınç farkından dolayı bebeklerin kulakları etkileniyor, biliyoruz, ama sadece türk bebesi mi etkileniyor anlamadım ki?) istisnasız türkiye bebesi. yan sıramda oturan fransız bebesi mışıl mışıl uyuyor. annesi onla konuşuyor, pışpışlıyor, ilgileniyor, haliyle bebek de güzel güzel uyuyor, ilgi mühim.

iStock.com

– hızlı trendeyiz, 3-4 saatlik yolumuz var, önümüzde böyle karşılıklı oturulan yerlerden var, 4 kişilik bir aile, 6 yaşında oğlan çocuğu, 9 yaşında kız çocuğu var, “allah kafamız zikilecek!” diyoruz. ama yol boyu o iki çocuk yerinden bile kalkmadı ya la! ama bir sor neden? bizdeki anne babalar çocuğu kucağa oturtur, bekler ki mum gibi dursun. çocuk lan bu, durur mu? oysa elin ecnebi ana-babası, çocukları için 3-4 farklı kart oyunu ve masaüstü oyununu hazır etmiş, yol boyu izledim, yemin ederim babası (evet, çocukları eğlemek sadece annenin görevi değil, ne ilginç değil mi?) her 45 dakikada bir yeni oyun çıkardı çocuklara… çünkü çocuk bu, aynı şeyle 4 saat oynamayacağını biliyor adam, hazırlıklı gelmiş, çocukların ilgisi dağıldıkça yeni oyun çıkardı çocuklara, meyve verdi, içecek bir şeyler verdi ve yemin ederim o “aile saadetini” görünce insanın çocuk yapası geliyor! tekrarlıyorum, anahtar kelime ilgi. öylesine değil, gerçekten verilen ilgi.

iStock.com

– haziran ayı filan, parkta çimlere yatmış laptoptan film izliyoruz, henüz emekleme döneminde olan bir bebek geldi yanımıza çimlerde emekleye emekleye, tuşlara basıyor filan gülüyoruz. annesi geldi “rahatsız ettiği için özür dilerim” filan dedi, biz de “yok yok almayın dursun yanımızda” dedik, kadın 1,5 yaş civarı olduğunu tahmin ettiğim bebeğe döndü “victorlütfen tuşlara dokunma tatlım tamam mı?” dedi ve gitti yerine. ulan çocuk yanımızda durdu oynadı filan ama bir kez bile laptopun tuşlarına basmadı ya la! aklımı kaçıracağım! kadın sonra tekrar geldi, sevgilimle dönüp “nasıl yaptınız yahu? bu daha bebek sadece. bir kez söylediniz ve bir daha asla yapmadı oha!” filan dedik, kadın gülümsedi “bilmem, yani hep böyle yapıyoruz, bir şey yapmaması gerektiğinde yapmamasını söyleyip anlamasını bekliyoruz, herhalde etkili olmaya başladı artık, ben de çok sevindim yapmadığını duyduğuma” dedi, sonra victor bebeyle (nasıl etkilenmişsem artık bebenin adını bile hatırlıyorum!) bize el sallayıp gittiler. ağzımız öööööyle açık kaldı.

– bir başka örnek, bu sefer istanbul’da kuafördeyim, kuaförde fransız bir kadın ve oğlu var, kadına kesim-manikür-pedikür allah ne verdiyse girişilmiş, kinder reklamlarından fırlama sarışın oğlu da kenarda oturuyor. elde psp, 2 saat orada gık demeden oturdu çocuk, ne mızıldanma, ne huysuzluk. meyve suyunu içti, oyununu oynadı. kadını tebrik ettim, “valla benim yeğen burada olacaktı tozu dumana katmıştı!” dedim, kadın sadece gülümsedi “çok usludur oğlum evet” dedi o kadar… bizde birinin oğlu o kadar uslu olacak, yarım saat methiye düzer yemin ederim!

– dur araya türk çocuğu da iliştirelim de fark iyice anlaşılsın. uçaktayız, gidiyoruz, yol boyu bağıra çağıra konuşan bir çocuk var. öyle bebe de değil haa, 6 yaşında en az, yani gayet laftan anlayabilecek yaşta. kulaklarımızı itinayla sikiyor. biri dayanamadı annesini uyardı, zira gerçekten eziyet çekiyorduk, annesi hemen yapıştırdı tabii lafı “ağlasa daha mı iyiydi, gülüyor bağırıyor işte çocuk, çocuk bu n’apiyim?”. ulan bir tek türk çocukları mı çocuk? yani çocukla ilgilenilir, ama çocuk gene ağlar, onu anlarım, ama sen dergine dal, çocuk sıkıntıdan patlasın, sağı solu tekmelesin, sonra “çocuk bu!” hadde len ordan!

iStock.com

– eski tez danışmanım türkiye’de yaşayan bir fransızdı, benzer şekilde çocuğunu ofise getirdiğini gördüm, şok geçirdim, zira bebeğin çıtı çıkmıyordu… “yaa nasıl yapıyorsunuz?” dedim, “siz çok yüksek sesle konuşuyorsunuz genelde, çocuk o ses seviyesine alışıyor, kendini duyurabilmek için bağırıp ağlamaya başlıyor. bir de bir şey yapmaması gerektiğini öğretmek adına çocuklara bağırmamak lazım, yumuşak yumuşak söyleyip anlamaya başladığı günü bekleyeceksiniz. sakin ortamda büyüyen çocuk sakin olur” demişti. bunun doğruluğu bence akla çok yatkın, harala gürele evlerimizle, ağlayan (yani bir sıkıntısı olduğunu belli eden) bebeğe “ağlamasin diye tokat atan” anne-babalarla o iş olmuyor. mesele, çocuğun sıkıntısını gidermek, onu eğlemek… yoksa kimse kolik olduğu için ağlayan bebeğe laf etmiyor…

– son örneğim gördüğüm en hayvanisinden… noel’den önce noel şerefine klasik müzik konseri vardı, gittik girdik filan. bir klasik müzik konserinde, değil çocuk, kucakta bebekgörüyorsun ve o bebeğin hiç ağlamadığını fark ediyorsun! hemen yan koridora park etmiş bir bebek arabası, onun da içinde yatan bir bebek. konser boyunca çıt yok. aramızda konuşurken “lan annesi nasıl cesaret etmiş, bebek bu, ya tutturursa?” falan dedik, ama annesi bebeğinin huyunu bizden iyi biliyor tabii, ağlamayacağına güvenmiş midir nedir, getirmiş bebeği.. bebeğin daha altı aylıkken beethoven’ın 5. senfonisini dinlemesi zaten ileride yaşanacak farkı özetliyor da, ben hâlâ bebek nasıl ağlamadı ona şaşmakla meşgulüm.

iStock.com

şimdi bu trendir, uçaktır, konserdir, restorandır gibi örnekleri bizzat kendim yaşamasam “abartı” bulabilirdim. ama 1,5 senedir yüzlerce çocuk gördüm ve kıyasladım, arada dağlar kadar fark var. sebebi kültür farkı, yetiştiriliş farkı, ekonomik seviye farkı, yaklaşım farkıolabilir. sebebi ayrı, ama sonuca bakarsak, hiç kimse bana “türk çocukları daha şahane” diye gelmesin, inanmam. üstelik sadece türk çocuğu ile de sınırlı değil avrupalı çocuğun farkı, mesela amerikalı bir komşumuzla konuşurken, o da avrupalı çocukların çok terbiyeli, çok sakin olduğunu, amerikalı çocuklara hiç benzemediğini söylemişti. sanırım, bariz bir yetişme farkı mevcut ki, herkes tarafından gözlenebilir durumda.

eğer yeni nesil çocuklar da daha düzgün geliyorsa türkiye’de, ne güzel, sevinirim. ama ben henüz öyle belirgin bir değişme görmüş değilim. bariz şekilde avrupalı çocuklar daha sakin ortamda, muhtemelen ekonomik sorunlar yüzünden fazla kavga etmek zorunda kalmayan ebeveynlerle, psikolojisi daha bir düzgün öğretmenlerle yetişiyor. parklara sahip, ücretsiz spor salonlarına sahip, enerjisini buralarda deşarj edebiliyor. bu açıdan türkiyeli çocuklar şanssız. üstelik, çocuğunu doğru düzgün yetiştirmeye çalışan anne-babalar da şanssız, çünkü ya büyükanne-büyükbaba gibi şımartıcı faktörler devreye girip çocuğa anne-babanın vermeye çalıştığı terbiyeyi, düzeni istemeyerek de olsa yıkıyor ya da çocuk komşular, akrabalar, öğretmenler gibi yüzde yüz kontrol edemediğiniz başka ruh hastalarına maruz kalıyor.

o yüzden türk çocuğuna direkt kusur bulmak yerine komple yetiştirenlere kusur bulmayı tercih ederim. ama avrupalı çocuk da favorimdir kimse kusura bakmasın, evet yüzeyselim, toplu taşımadaki rahatımı düşünüyorum filan fıstık. ama bir dürüst olalım lütfen lan öyle çocuğu kim istemez?

En iyi öğütleri anneler verir

Dünyanın farklı ülkelerinden insanlar, annelerinden aldıkları ve unutmadıkları en iyi öğütleri dile getiriyor.

Akıllı ve tecrübeli annelerin çocuklarına verdiği en iyi öğütleri öğrenmek için Quora adlı anket sitesine başvurduk. Aldığımız yanıtlar şunlar oldu:

“Dünyanın merkezinde değilsin”

Avukat Antone Johnson annesinden duyduğu şu basit sözlerin hayat dersiyle dolu olduğunu söylüyor: “Sen dünyanın merkezinde değilsin. Fişini al, sıraya gir.”

Johnson’un annesi ona, herkesin kendi yaşamının kendisi açısından önemli olduğunu öğretmişti. Johnson bu düşüncenin özellikle uzlaşma, paylaşma ve başkalarıyla yaşamayı öğrenen çocuklar açısından önemli bir ders olduğunu söylüyor.

“Yaşamınızı adım adım takip edip size nasihat verecek edebiyat eleştirmeniniz olmuyor. Başkaları kendileriyle meşgul olduğundan sizin yanlışlarınıza pek dikkat etmiyor” diyen Johnson, annelerin bu iş için biçilmiş kaftan olduğunu söylüyor.

“Kendin bul”

Shannon Holman ise internetin olmadığı zamanlarda büyüdüğü için anne-babasının kendisine en fazla verdiği öğütün “kendin bak, bul” olduğunu belirtiyor.

Ailesinin ansiklopedi seti alacak parası olduğu için kendisini şanslı hissettiğini söyleyen Holman, “o zamanlar dünya bizi de içine alacak kadar geniş ve her şeyi bilmeyi gerektirmeyecek kadar büyük olduğu için de şanslıydık” diyor.

“1983’ün Dünya Ansiklopedisi’nde her sorunun cevabını bulamadıysam da, soru sormanın ve her şeyin cevabını bilmemenin normal olduğunu öğrendim. Bugüne kadar öğrendiğim en önemli ders de bu olmuştur” diyor Holman.

“İyi mi, kötü mü?”

Stephanie Vardavas ise Quora’ya yazdığı notta, henüz küçük bir çocukken annesinin, bir insanın iyi mi kötü mü olduğunu anlamanın yolunu öğrettiğini anlatıyor. “O kişinin tezgahtar, garson gibi başkalarına hizmet eden ve kendisini savunacak durumda olmayan insanlara nasıl davrandığına bak” dermiş annesi. “Yüzde 100 haklı çıktı. Bu dersi hiç unutmadım ve insanları anlamada çok işime yaradı” diyor Vardavas.

‘Ben demedim mi?”

Senarist Ken Miyamoto, ailesinde herkesin birbirini çok sevse de farklı görüşte olduklarını ve bu yüzden bazen şiddetli tartışmaların çıktığını, annesinin arada kaldığını ifade ediyor.

“Birkaç yıl önce babam, erkek kardeşim ve benim aramda çıkan bu büyük tartışmalardan birinde annem bana ‘Haklı mı çıkmak istiyorsun, yoksa ilişkinin olmasını mı?’ diye sordu” diyor Miyamoto.

Şimdi bile benzer bir durum olduğunda bu sözleri hatırladığını söyleyen Miyamoto “Hayatta hep haklı çıkmak isterseniz hiçbir ilişkiniz kalmaz” uyarısında bulunuyor.

Evlilik öğüdü

Michelle Roses evlilik töreni sırasında kayınvalidesinin kulağına fısıldadığı sözleri aktarıyor hayat dersi olarak: “Eğer bir erkek karnını doyurmak için bir sandviç bile yapamıyorsa bırak aç kalsın.”

Yılda 5 milyon kişi ‘tembellikten’ ölüyor

Divanda yatan bir adam hamburger yiyor.Yetişkinlerin haftada 75 yada 150 dakika egzersiz yapması tavsiye edildi.

İtalya’nın başkenti Roma’da düzenlenen Avrupa Kardiyoloji Derneği (ESC) kongresinde sunulan bir rapora göre, yılda 5 milyon kişi hareketsiz yaşam tarzının yol açtığı kalp-damar hastalıkları yüzünden hayatını kaybediyor.

ESC kongresinde sunulan rehberde, “Egzersiz eksikliği dünya genelinde yılda 5 milyonun üzerinde ölüme ve Avrupa’da 80 milyar euro’nun üzerinde sağlık harcamasına yol açıyor” denildi.

Yetişkinlerin haftada 150 dakika orta seviyeli ya da 75 dakika yoğun egzersiz yapması tavsiye edildi.

Kongrede sonuçları açıklanan bir araştırma da, fiziksel olarak aktif olanların kalp-damar hastalıklarından ölme riskinin yüzde 23’e kadar azaldığını ortaya koydu.

Norveç Trondheim Bilim ve Teknoloji Üniversitesi araştırmasına göre, yürüyüş, yüzme, dans ya da bisiklet sürme gibi fiziksel aktivitede bulunma oranı yüksek olanların kalp-damar hastalıklarından ölme riski, erkeklerde yüzde 17, kadınlarda yüzde 23 azalıyor.

39 bin kişi üzerinde yapılan araştırmada, fiziksel aktivitelerin kalp üzerindeki etkisi ile yaş, cinsiyet gibi kişisel faktörlerin bir araya gelmesiyle oluşturulan “kişisel aktivite bilgisinin” (PAI – personal activity intelligence) kalp-damar hastalıklarından ölüm riskini belirlemede etkili olduğu bulundu.

‘Katil divan’

Norveç Trondheim Bilim ve Teknoloji Üniversitesi’nden araştırmacı Dr Javaid Nauman, “Düzenli egzersiz yapmanın sağlığa faydalı olduğunu zaten biliyorduk, ancak bireyler kalp-damar hastalıklarını ve erken ölümleri engellemek için ne kadar egzersiz yapmaları gerektiğini bilmiyor.

Burada amaç, PAI seviyesini 100’ün üzerinde tutmak olmalı” dedi.

Aynı kongrede sunulan başka bir araştırma da 65 yaş üzerindekilerin haftada 4 saat orta şiddette fiziksel aktivitede bulunarak kalp-damar hastalıklarından ölme riskini yarı yarıya azaltabileceklerini gösterdi.

Finlandiya’daki Oulu Üniversitesi’nin 2500 kişi üzerinde 12 yıl boyunca yürüttüğü araştırmaya göre, bahçe işleriyle uğraşmak, balık tutmak, yürüyüş yapmak ya da bisiklet sürmek gibi hafif-orta seviyeli egzersizler bile kalbi koruyor.

Haftada 4 saat bu gibi aktivitelerde bulunan 65 yaş üstü deneklerde kalp-damar hastalıklarından ölüm riskinin yüzde 54’e kadar azaldığı tespit edildi.

Kardiyoloji kongresinde sunulan bu araştırma ve raporlar İtalyan basınında “Tembellikten yılda 5 milyon kişi ölüyor”, “Ölümüne tembeller: Yılda 5 milyon kişi ‘katil divan’ kurbanı oluyor” gibi başlıklarla yer aldı.